Ve Kadın…

          Bir ses yükseldi ulu dağın ardından. Bir çığlık… Yer yüzü, yer yüzünden yaratılmış bir Adem evladına karşı koyan ateşten bir mahlukun kovulmasına şahit oluyordu. İblis’in çelik çomağı onu Azazel’e çevirmişti. Yüce makamdan, insan evladının özü olan yere çakılmıştı. İnsan topraktan yükselmiş, Azazel toprağa alçalmıştı. Yani toprağa mahkum edilmişti. Kovulmuş, azledilmişti. İnsanı aldatmayı ahdetti. Kendisi kovulmuştu ve insan da kovulacaktı. Yeminini aldatmak üzerine kurgulamıştı. Huzurdan ve makamından kovulmanın kıskançlığı nefret uyandırmıştı onda. Yeminini öfkeyle bezemişti. Akıl tutulması yaşıyordu. Madem gökyüzünden yeryüzüne kovulmuştu, madem ateşten yaratılmıştı o halde yeryüzünü kasıp kavurmalıydı. Taşı toprağı ateşe vermeli, kendinden üstün olan insanı yakmalıydı. İnsan da yeryüzüne kovulmalıydı.

          Ancak insan eksikti. Günah işlemek için bile eksikti. Eksik ve yalnız… İblis’in oyunlarına alet olamayacak kadar acizdi. İnsanlık bir şekilde başlamalıydı. Evren oluşmuş, koca koca gezegenler sıraya dizilmiş, galaksiler yerini almış ve gök insanlık için tavan olmuştu. Ancak insan yeryüzüne bir türlü inmemişti. Neyi bekliyordu? Belli ki birini ya da birilerini bekliyordu bunca şey. Adam bir bahçede oturmuş, Azazel onu seyrediyordu. İkisinin de kaderi aynı kişinin elindeydi. O gelecek ve oyun başlayacaktı. Aradan yıllar geçti. Azazel kötülüklerine başlayabilmek için neredeyse tanrıya yalvaracak hale gelmişti. Beklemek hem adamı hem meleklerin eski üstadını sıkmıştı. Bir gün adam bahçede meyve ağaçlarının altında dolaşırken bir ses duyuldu. Ama bu ses şeytanın kovulmasındaki sese benzemiyordu. Farklı bir ismi olmalıydı bu sesin. İnce, naif ve zarif bir sesti. Tını demek daha uygun olur sanırım. Evet evet tını. Ancak bu güne kadar hiç duymadıkları bu ses kime aitti ve bu gelen kimdi? Acaba insanlığın beklediği kişi bu muydu?

          Ade(a)m değil miydi beklenen kişi? Ve 40 yıl önce gelmemiş miydi? Ancak bu insan ilkinden farklıydı. Apaçık belliydi bu gelen ilk insana aitti. İlk insan da ona. Bir vahidin iki yüzü… “İnsanlık” demek ki bu ikisinin bir araya gelmesiyle başlayacaktı. “İnsanlık Tarihi” ve “Dünya Medeniyetler Tarihi’nin” başlangıcında iki insan vardı. Bir adam… Ve Kadın

          Her şey kadınla başlamıştı. Ve kadınla bitecekti. İlk günah… Yani ilk insanlık. Onun meyvesi, ilk doğum ve ilk ölüm yine kadınla başlamıştı. İnsan doğmasaydı ölmeyecekti. Kadın olmasaydı da doğum olmayacaktı. Kötülüklerin başlangıcı da kadındı, iyiliklerin başlangıcı da. Kadın her şeydi. Kadın olmasaydı hiç bir şey olmayacaktı. Adam kadını yeryüzünde ilk kaybettiğinde yıllarca aradı. Çünkü insanlığın temelinde kadın vardı. Varlığın özü kadındı. Adam onu bulmalıydı ve buldu.

          Ve kadın erkeği doğurdu. İnsanlığa iki farklı yol gösterdi. İyi ve kötü… Kötü yol kısa ve kolaydı. İyi yol ise uzun ve zor. Firavun ve Musa’nın tanrısı aynıydı. Ama ikisini de farklı bir kadın doğurmuştu. Biri iyi biri kötü oldu. Kadın ilk defa bir peygamberi, bir d(v)eliyi, bir filozofu doğurdu. Sanırım bu tek kişiydi. Zaten başka türlü nasıl mümkün olabilirdi? Çarmıha gerilen İsa’yı bir kadın doğurmuştu. Hem de erkeğe ihtiyaç duymadan. Antik Yunan’ın tiranlarını da Sokratlarını da bir kadın doğurmuştu. Asırlar evvel insanlığa seslenen Platon bir ananın evladıydı. Mahatma Gandhi, Marx, Nietzsche, Fatih, Hasan Sabbah, Ömer Hayyam, Victor Hugo, Kafka ve daha niceleri…

          Ve kadın mücadele demekti. Korkusuzca savaştı. Çağlar açıp çağlar kapanırken kadın hep vardı. Tüm savaşlarda ve tüm göçlerde. 93 Harbinde halk direnişinde de vardı Kurtuluş Savaş’ında da. Yer yer cephedeydi yer yer tarlada. Karşımıza bazen Nene Hatun olarak çıktı bazen Halide Edip. Şu söz hala Perslerin kulaklarında çınlıyor sanırım: “Kana susamış Kirus! Sen oğlumu mertlikle değil o içtikçe zıvanadan çıktığın şarapla öldürdün. Ama güneşe yemin ederim ki seni kanla doyuracağım!”. Bazen şefkatli bir anne bazen kızgın bir savaşçı olan Tomris Hatun’a aitti bu sözler. Saka’ların hükümdarı. Tarihimizde bilinen ilk kadın hükümdar ve savaşçı. Ve sözünde de durdu. Üzerine salınan 100’lerce eğitimli savaşçı köpeğe ve askere rağmen Kirus’un başını kan dolu bir tulumun içerisine attı ve çağlar öncesinden insanlığa şöyle seslendi: “Hayatında kan içmeye doymamıştın, şimdi seni, kanla doyuruyorum!”. Aslında bu haykırış insanlıktan başka özelde kadınlara da bir mesaj veriyordu. Kadının gücünü ve direnişini simgeliyordu. Bazen üzerinde yeşil bir elbise vardı bazen boynunda kırmızı bir fular bazen de başında beyaz bir örtü. Ama kadın hep vardı ve direnişi temsil ediyordu.

          Ve kadın, aşktı. Bilinen en iyi aşk şiirlerinin yazarları hep erkeklerdir. Neden mi? Çünkü kadın aşk demekti de ondan. Dillere pelesenk olmuş bir söz vardır hani: “Yazana değil, yazdırana bak” diye. Yazdıran hep bir kadındı. Çünkü aşkı temsil ediyordu. Yüklü yağmur bulutları bir erkek ise kadın o yağmur bulutlarının damlattığı yağmur taneleri ile ıslanan ormandı. İçerisinde çiçekleri ve yılanları barındıran bir orman. Biz aşka hep Leyla diye seslendik, Şirin, Lavinia, Mona Rosa, Rüveyda diye seslendik. Çünkü kadın aşktı. Şair en tutkulu anında kadına şöyle seslenecekti:

          Şair, ömründe bir ferman yazar bir kadına

          Saklar ismini başka bir güzelin ardına

*

          Dolaşır çölde, bazen aşk arar bazen bela

          Kays olur; yanar-yakar kurda kuşa der: Leyla

         *

          Yalnızlık sarayını yıkar gider bir anda

          At vurulur, çığlık diner yine der: Rüveyda

         *

          Bülbül ağlar, incir kuşunda derin bir tasa

          Şair merhamet ister tenden, der: Mona Rosa

         *

          Git ve kal, kal ve git; arafta en acı rüya

          İncinir diye adını gizler der: Lavinya

          Ve kadın dünyayı değiştirdi. Yeri geldi imparatorlukları yönetti yeri geldi imparatorlukları yıktı. Anastasia ya da Hürrem, adı farketmez. Bir siretin iki farklı sureti… Yeri geldi kutsadı yeri geldi kutsandı. Bazen mabedlerde doğdu bazen hasta çadırlarının arasında öldü. Adı Meryem yahut Rahibe Teresa… Adı önemli değil ancak kadın dünyayı değiştirdi. Bazen Anne Frank gibi zulmü dünyaya haykırdı, bazen Boudicca gibi direndi. bazen Marilyn Monroe gibi ikon olarak karşımıza çıktı, bazen Helena Rubinstein gibi kadını mahvetti, bazen Agatha Christie gibi yazdı. Ama şu bir gerçek ki kadın dünyayı değiştirdi. Her şey kadınla başlamıştı ve yine kadınla bitecekti.

Eyüp ESEN

Photo: by Emre Bingül

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s