Edirne’yi Yazmak

Edirne’yi yazmak acıları yazmak demek. Osmanlı’yı ve Balkanlar’ı yazmak demek. Bir çağı açıp başka bir çağı kapatan Fatih’i yazmak demek. Onarılmaz ve dayanılmaz acılara sahne olan Balkan Savaşları’nı yazmak demek. Edirneyi yazmak demek Roma’yı, Atina’yı, İskenderiye’yi yazmak demek. Bu da Antik Yunan Felsefesi’ni bilmek, Bizans’ı, Roma’yı anlamak demek.

Edirne, jeopolitiğiyle Avrupa’ya açılan kapı konumundadır. Taşıdığı ruh ise Anadolu’nun ta kendisidir. Şarkılarıyla, türküleriyle, şiirleriyle, şehrengizleriyle, hanları hamalarıyla, medreseleriyle, camileriyle kendine has bir mekandır Edirne. Edirne’yi yazmak için Edirne’yi anlamak gerekir. Edirne’yi anlamak için de Edirne’yi anlayanları anlamak gerekir. Bir şehri en iyi anlayanlar ise o şehri en iyi anlatanlardır. Peki Edirne deyince aklımıza kimler geliyor? Şehri en iyi tanıyanlar yani en iyi anlatanlar kimler? İlk başta Osman Nuri Peremeci, Ahmet Bâdi Efendi, Abdurrahman Hıbrî, Ratip Kazancıgil gibi üstadlar çıkıyor karşımıza.

Bir vefa borcu olarak Edirne’yi yazmaya başlamadan önce Edirne’yi yazanları yazmak daha uygun olur diye düşünüyorum. Osman Nuri Peremeci’ye Trakya Umumi Müfettişi General Kazım Dirik tarafından Edirne’yi yazmak görevi verilince şöyle demiştir: “Yapamam demek; sevdiğim, on seneden beri havasını teneffüs ettiğim bu tarihi şehre karşı biraz saygısızlık gibi geldiğinden, bana güç geliyordu. Yazarım demekle ise asırlarca Türk Kültürüne merkez olmuş, pek çok büyük adamlar yetiştirmiş olan bu şehri hakkıyla anlatabilmenin ne kadar mesuliyetli olduğunu takdir ettiğim için pek ağır bir yük altına girmiş oldum. Şehre olan sevgim, eldeki kaynaklar güvenimi arttırdı; bana atılganlık verdi.  Türk aydınlarının yüksek cömertliğinden ümitlenerek bu ağır işi üstüme aldım”.

Bu cümlelerin sahibi Osman Nuri Peremeci şunu çok iyi biliyordu. Bir şehri yazmak için şehir(den) olmak gerekirdi. Şehirle hemhâl olmak, şehrin tarihinde yolculuk yapmak, şehrin acılarını yüklenmek gerekiyordu. Bu da bir mesuliyet gerektirirdi. Yazmak zordu ancak yazmamak daha zordu. Çünkü insan bir şeyden ömür boyu kaçmak yerine onu karşısına alıp yüzleşmeyi daha makul bulur. Şehirler ile insan arasındaki ilişki de böyledir. Kalem, kelam sahibinindir. Yazanlar ise sadece kelimelerin hamisidir. Kelam sahibi kalem ehline vermiştir nitekim yazmak düşmüşse insana yazmalıdır. Yazmaktan kaçmak, şehriyle ve tarihiyle yüzleşmekten kaçmak demektir. Elinde kalem tutan insanın bir ömür boyu  nasıl kendinden kaçması mümkün değilse yazmaktan kaçması da mümkün değildir. İşte bunun için Üstad Osman Nuri Peremeci de bu teklifi bir görev bilmiş ve bu düşünce ile yazmaya başlamıştır. Bizim de düşüncemiz ve niyetimiz budur. Yoksa farklı bir iddiamız yoktur.

Osman Nuri Peremeci (1874-1950), “Türkiye Cumhuriyetinin kuzey batı sınırında bir şehamet abidesi olarak duran Edirne’nin tarihini yazmak ödevini……….” diye başlayan satırlarında ifade ettiği gibi bir ödev ve bir tarih bilinciyle yola çıkan, 1939 yılında “Edirne Tarihi” adlı muazzam eserin müellifidir. “Beylilikler” olarak anılan ailenin en büyük çocuğu olarak Bulgaristanın Şumnu kasabasında doğmuştur. İlkokulu burada okumuştur. İcazetini dedesinden almış ve 17 yaşında öğretmen olmuştur. Çeşitli yerlerde görev yaptıktan bir süre sonra Edirne’ye gelir. Edirnede Subaşı köyünde göreve başlar. Daha sonra Edirne Merkez’de çeşitli okullarda Tarih ve Türkçe dersleri verir. Edirne Müzesi’nin kurulmasında çok önemli rol oynar. Edirnede 17 yıl olmak üzere Balkanlar’da toplam 55 sene öğretmenlik yapar. 17 Mart 1945 senesinde vefat eder. Mezarı Buçuktepe Mezarlığındadır.

Daha nice değerler saklıdır bu küçük şehirde. Her taşın altından tarih çıkar, her duvarın arkasında bir hattat yatar, her bir metre karesine kim bilir bu vatan için canını vermiş kaç kişi yatar. Yaşarken insan yaşlanır ancak şehirler insanlar ile ya yaşlanır ya da gençleşir. Şehirler de insanlar gibi canlılardır. Ona iyi bakarsan onlar gençleşir. İnsan kendini muhafaza etmek için şehri kalkan olarak kullanırsa şehirler yaşlanmakla kalmaz ölüverir. Hani demiştik ya “Tarihin gölgesinde harap olan şehirler” diye. İşte Osman Nuri Peremeci gibi niceleri vardır şehirler inşa eder. Hülagü Han gibi niceleri de vardır ki şehirler yıkar. Şehirler adeta onların ellerinde harap olur. İşte biz de zamanla Edirne’nin gerçek sahiplerinin (yani şehri inşa edenler) yanında Edirne’nin Hülagü Hanlar’ını da anacağız.

3 Comments

  1. Geçmişte Edirne’de 2 yıl yaşamış ve o efsunkâr şehre doyamamıştım. Bana Eski Cami’nin çeşmelerinden su içenin Edirne’den kopamayacağı, bu şehirden ayrılsa bile bir gün yolunun tekrar Edirne’ye düşeceğine dair bir halk inanışını anlatmışlardı. İnandım buna ben, her seferinde kana kana içtim Eski Cami’nin çeşmelerinden. 14 koca yıl geride kaldı, kader hala yollarımı kesiştirmedi Edirne’yle.. İçimde bir ukde kaldı, kocaman bir hasret, özlem.. Yazı için teşekkürler. Selamlar.

    Liked by 1 kişi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s