Ahmet Davutoğlu – “Medeniyetler ve Şehirler” Üzerine Kritik


Ahmet Davutoğlu, Medeniyetler ve Şehirler, İstanbul: Küre Yayınları, 2016, 272 Sayfa.


Davutoğlu başbakanlığı döneminde ”Medeniyetimizin Mimarı Sinan’ı Anlamak” adlı etkinlikte yaptığı konuşmada kendi ifadesiyle “İstanbul’u hançerleyen ucube yapılar” ile ilgili şöyle demişti: “Şimdi bir muhasebe vaktidir arkadaşlar, hepimizin muhasebe vakti. Eğer bir gemiyle İstanbul’a doğru yaklaşıyorsanız, bir tarafta Süleymaniye, diğer tarafta da Gökkafes denilen bir ucube yan yana durduğunda bizim nesil Mimar Sinan’dan hiç ders almamış diye insan üzülüyor, mahvoluyor. Tarihi Yarımada’ya şirk koşmak, o yarımadayı tahakküm eden ne eser varsa bu şehre ihanettir. Aynı şeyi Zeytinburnu kuleleri için de söylerim, diğer yapılar için de…”. İşte Süzer Plaza için kullandığı bu ifadeler Davutoğlu’nun şehir ve medeniyet tasavvurunu tüm derinliği ile ortaya koyuyor. Yazdığı diğer eserlerin aksine etimolojik ve sosyolojik bir zihinsel sürecin ürünü olan bu eser kuramsal ifadelerle süslenmiş bir masa başı eseri değildir. Bir bakıma otobiyografi niteliği de taşıyan bu eser bir yandan Medeniyetler ve Şehirler’i tarihsel süreçte ele alırken bir yandan da bir akademisyen ve bir başbakanın zihinsel dünyasının nasıl şekillendiğini ortaya koyuyor. Şehirlerin nesne pozisyonundan çıkıp özne durumuna dönüşüm aşamasında bir medeniyet kurarken bir yandan da bu medeniyetlere öncülük eden siyasi figürleri nasıl şekillendiğine şahit oluyoruz. Bu oluşum aşaması ile ilgili kitapta bir çok örnek bulmak mümkün. Ancak bunun en iyi örneğinin, metinlerin doğal akışı içinde farkında olmadan kendi hayat serüvenini anlatan Ahmet Davutoğlu olduğunu söylememiz mümkün.

Yazar kendi medeniyet anlayışını ortaya koyarken kitabın asıl amacını da ortaya koymaktadır. Şehirler tarihi olarak tasarlanmış bu kitap hem yeni bir medeniyetin inşasını arzulamakta hem de kendi ifadesi ile şehirlerin “kadim” anlayışını ortaya koymaktadır. Şehirler tarihi aslında medeniyetler tarihi ile eş anlamlı kullanılmış aynı zamanda da şehirlerin medeniyetlerin oluşumundaki öncü rolü, medeniyetin şehirlerin oluşumundaki öncü rolü ve her ikisinin de birbiri ile iltisakı sonucu bir dönüşüm ortaya konulmaya çalışılmıştır. Acaba Davutoğlu’nun zihin dünyasını şekillendiren şehir ve medeniyet anlayışı teorik ve kavramsallaştırma çabasından öteye geçebilmiş mi yoksa siyasi anlamda etkin bir rol oynadığı dönemde şehirlerin nesnel durumlarına yine kendi ifadesi içinde “hançer” mi vurmuştur? Bu sorunun cevabı müellifi siyasi bir figür olarak izleyen okuyucuya ait olup burada değinilmeyecektir. Ancak şu sorgulanmalıdır: Kitapta hayıflanarak anlatılan şehirleri istila eden moğol anlayışını her fırsatta yerin dibine sokan söylemler acaba başbakanlığı döneminde başta İstanbul olmak üzerene derece hayat bulmuş ve şehirlere ne derece duyarlı davranılmıştır?

Ahmet Davutoğlu herkes tarafından tanınan siyasi bir aktör. Gerek Dışişleri Bakanlığı gerek 62., 63. ve 64. dönem başbakanı olarak tanınır ancak bir akademisyen olarak daha güçlü bir konuma sahiptir. Yazdığı makaleler ve kitaplar ile akademik camiada adını duyurmuştur. En bilinen eseri “Stratejik Derinlik” adlı kitabıdır. Bu kitapta Türkiye’nin konjektürel konumunun iyi bilinmesi ile birlikte ülkenin uygulayacağı stratejiyi kendi derinliği çerçevesinde değerlendirmesi sonucu yakın kara, yakın deniz ve yakın kıta havzalarını şekillendirebileceğini öne sürmektedir. Diğer eserlerinde daha çok küreselleşmenin doğurduğu bunalımlar ve teorinin pratik sahaya dökülmesi gibi konuları ele almıştır. Davutoğlu’nun yazın dünyasının bu kadar geniş konuları kapsamasının iki  temel sebebi vardır. Birincisi öğrenim hayatıdır. Boğaziçi üniversitesinde Ekonomi ve Siyaset Bilimi Bölümlerinden çift anadal ile mezun olmuş. Yüksek lisansını Kamu Yönetimi Bölümünde yapmış ve doktorasını ise Uluslararası İlişkiler bölümünde tamamlamıştır. İktisadi İdari Bilimler alanına ait neredeyse tüm bölümlerden ders almıştır. İkincisi ise gerek öğrenim hayatında gerek akademik ve siyasi kariyerinde gezdiği şehirlerdir. Kitabın ilk bölümü olan “Şehirlerle ilk Tanışmam: Mekanın İzleri” adlı otobiyografiyi andıran gezi yazılarından oluşan dizin bir çoğu farklı ülkelere ait yaklaşık 20 farklı şehiri kapsamaktadır. Bu bölümde açıkça ortaya koyduğu gibi teorik tahlillere girmeden kendi idrakinin, ruh ve zihnine hitap eden şehirler tarafından şekillendiğinden bahsetmiştir: “Konya bana medeniyetimizin dinamiğini, İstanbul ahengini öğretti”. Bu bağlamda yaklaşık 50 sayfadan oluşan gezi yazısı şeklinde oluşturulmuş metinleri incelediğimizde şehirlerin tarihsel alt yapısını ve zihinsel sürecinin oluşumunu daha iyi anlayabiliyoruz. Çünkü incelediğimiz her konu, yaşanmış her tarihsel olay, yaptığımız her sosyolojik analiz mutlaka bir şehirde gerçekleşmiştir. Bundan dolayı bu kadar şehir Davutoğlu’nun “bundan daha iyi bir laboratuvar olamazdı” şeklinde ifade ettiği gibi sadece gezip görmek için değil tüm olguları ile o şehri laboratuvar(s. 27) addedip tüm derinliği ve yaşanmışlığı ile incelemiştir.

Kitap üç bölümden oluşmaktadır. İlk bölüm bahsettiğimiz üzere “Şehirlerle ilk Tanışmam: Mekanın İzleri” ismini verdiği ve ilk defa gidip gördüğü şehirler hakkındaki izlenimini ele alırken bir yandan da o şehirlerin kadim tarihine de ışık tutmuştur. Mesela Kudüsle tanışmasını anlatırken bir müslüman olarak kendisinde uyandırdığı hislerin yanı sıra Kudüs’ün geçmişi, mimari yapısı, Mescid-i Aksa’nın dinler tarihindeki önemi gibi mekansal algılardan da bahsetmiştir.Roma’dan bahsederken Tiber Nehrin’de yaptığı yürüyüşten nasıl etkilendiğinin yanında, Hristiyanlığın dönüşümünden Yunan Felsefesi ve Roma paganizmine de atıf yapmayı ihmal etmemiştir.

“Şehir Tarihi Yazımı ve Osmanlı Şehri” olarak isimlendirdiği ve kitapta hacim olarak en az yer kaplayan ancak literatür bağlamında şehir tarihçiliğini bilimsel anlamda temellendirebilmek için önem arz eden bu ikinci bölüm ise iki alt başlıkta açıklanmıştır: “Metodolojik kritik” ve “Şehir Tarih Yazımında Osmanlı Şehirleri”. Bu bölümde kendi test tüpü içinde yaşayan sosyal bilimcilerin uyarılmasını sağlamak amacı ile zihin parametrelerini büyük ölçüde belirleyen kültür çevresinin öznesi olan insanı kendi medeniyet havzasını eksen alacak  bir tarih paradigmasını mutlak, objektif ve değişmez bir veri olarak benimsemeye sevk eder (s. 58). Johan Gottfried’in bir tezine atıf yaparak “Şehir Tarihinden” ayrılmayan “İnsanlık Tarihini”  Doğuda çocukluğunu, Orta Asya’da delikanlılığını, Yunan’da gençliğini, Roma’da erkekliğini, Germen ırklar nezdinde de Avrupa’da olgunluğunu yaşadığını ifade etmiştir. Şehir kavramının etimolojik alt yapısına değinirken Weber’in “Ticaret, üretim, pazar” argümanlarını baz almıştır. Farklı “ Alt Şehir” kavramlarına değinmiş ve bir yandan da kavramını temellendirdiği Weber’in analizlerinin tutarsızlığından bahsetmiştir. Çünkü yazara göre Weber “Doğu-Batı” mukayesesinde yöntem problemi yaşamaktadır ve Oryantalist bir bakış açısına sahiptir. Bunu da Mumford’un mekanik ve organik şehirler ile ilgili analizleri ile birlikte Richard Leeuwen’in tezleri bağlamında temellendirerek açıklamaya çalışmıştır. Güçlü varsayımlara dayandırdığı bu tezler genel olarak tutarlı olsada “Weber’in tarih ve coğrafyadan kopuk analizleri” şeklinde abartılı ifadeler de içermektedir. Osmanlı şehir tarihi yazımındaki problemleri ise şu şekilde sıralamıştır: Oryantalist bakış, Fransız sömürgeciliğinin oluşturduğu olumsuz söylem, Şerriye Sicilleri’ni kullanım sorunu. Aslında Batılı kaynakların aksine Osmanlı’da bir şehir kültürü daha da erken zamanda oluşmuştur. Bunu da rakamlarla ve genel kabul görmüş bazı tarihi kaynaklarla desteklemiştir. 16. yy.daki üç büyük nüfusun ikisinin Osmanlı şehirlerinin olduğunu belirtmiştir. Sırası ile İstanbul ve Kahire’nin nüfusu 700.000 ve 450.00 civarındadır. Ancak burada Batılı kaynakları sadece rakamsal verileri baz aldığı için tenkit ederken bir yandan da kendisi sadece rakamsal verilere dayanarak analiz yapmıştır.

Üçüncü ve son bölüm kitabın asıl amacını içeren bölümdür: “Tarihin öznesi olarak Şehir: Medeniyetler Tarihi ve Eksen Şehirler”. Yazar bu bölümde şehirleri kategorize edip alt başlıklara ayırmıştır. Yer yer kategorizasyonu detaylandırmış ve daha fazla alt başlığa yer vermiştir.  Hacim olarak en geniş yer kaplayan bölüm burasıdır. Bir medeniyetin kurulmasında öncü olan eksen şehirleri “Kurucu Şehirler” olarak adlandırmış ve Pataliputra, Atina, Roma ve Medine’yi bu kategoriye sokmuştur. “Bir Medeniyet Tarafından Kurulan Şehirler” başlığı altında şehirlerin özne olmaktan çok nesne olduğu süreci işlemiştir. Burada ise şehirler insan kültürü ve medeniyeti çerçevesinde şekillenmiştir: Bağdat, Kurtuba, Delhi İsfahan, Paris, Londra. “Medeniyetlerin oluşumuyla aktarılan şehirler” daha çok var olan bir şehrin ruhunun ve kültürünün başka bir şehir tarafından öykünmesiyle oluşmuştur: İskenderiye, Konya, Bursa ve Saraybosna. İncelemekte olduğumuz bu bölümler toplam dokuz alt başlıkta toplanmıştır. Sonuncu başlıkta ise İstanbul’u özel olarak ele almakta ve bu şehrin dönüşümü ve dönüştürme işlevinden bahsetmektedir.

Yazarın kullandığı dil akademik ölçütlere uygundur. Hitap ettiği okuyucu kitlesi özelde Türkiye ve İslam coğrafyası genel perspektifte ise tüm insanlıktır. Yeni bir medeniyet anlayışı ortaya koymaya çalışmakta ve bu düşüncesini okuyucunun kabul etmesi hatta okuyucunun bunu sanki okuduğu anda kabul ediyormuş gibi anlatması kitabın zayıf yönlerindendir. Diğer zayıf yönü ise etimolojik, sosyolojik ve antropolojik bir alt yapıya sahip metinler; oluşturulduğu kavramlar çerçevesinde ele alınacak olursa yeterli düzeyde tanım yapılmamıştır. Önem arz eden “millet sistemi, reconquista” gibi kavramlar ile ilgili yeterli düzeyde açıklama varken yeterli düzeyde tanım yoktur. Ancak yazar anahtar sözcükleri ve  kavramları bolca kullanmış, savunmak istediği tezi temellendirirken bu çeşitlilikle ifade gücünü arttırmıştır. Kitap genel üslup olarak akıcı olmakla birlikte az bilinen ve hatta şu anda varolmayan (Pataliputra gibi) eski çağ şehirlerine geldiği zaman okuyucuyu zorlamaktadır. Ancak “Eksen Şehirler” açıklanırken alt başlıklarda haritaların yer alması okuyucunun ilgisini toplamaya yardımcı olmaktadır.

Metafizik olguları sıkça kullanan yazar objektifliğini bazen kaybetmiştir. Özellikle Türk-İslam Tarihi ile diğer medeniyetlerin karşılaştırılması söz konusu olunca bundan hiç çekinmemiştir. Hz.Ömer’in Kudüs’ün fethinden sonra içerisinde namaz kılmamasını İslamın hoşgörüsü olarak yorumlarken Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesini de mimari değişikliğe gidilirken dikkatli davranılmasını İslami hoşgörü olarak yorumlamaktadır. Ancak camiye dönüşümünden bahsetme konusunda isteksiz olduğu görülmektedir. Yer yer gereksiz tekrarlara da kaçmıştır. Özellikle “Kadim” kelimesini kullanırken bilimsel temellendirmeden uzaklaşıp insanları kendi fikrine ikna etme çabasını ısrarla ve yineleyerek sergilemektedir. Eserin dayandığı argümanlar ve ortaya koyduğu tez ile kapsamı arasında çok net bir uyum vardır. Sistematik bir bilgi akışına sahiptir. Kullanılan kaynakların sayısının çok olması eseri boğmamış aksine zenginleştirmiş ve yazarın zihin süzgecinden geçip okuyucuya sade bir biçimde sunulduğu için de ilginin dağılmasını engellemiştir. Yazar aldığı kaynakları yorumlarken tek bir açıdan değil bir çok veriyi bir arada kullanarak yorumlamıştır. Ve bakış açısını tek bir ideolojiye bağlı kaynaklar ile değil bir çok farklı düşünce sistemi ve bir çok yazım türüne ait kaynaklar ile belirlediğinden dolayı nesnellik ölçütü yüksektir. Ayrıca kitabın sonunda ayrıntılı bir indeks olması araştırmacının işini kolaylaştırmaktadır.

“Şehirler Tarihi” olarak hazırlanmış kitap; istatistiki veriler, sosyolojik analizler, mekansan algılar, teolojik kuramlar, felsefik bakış açıları ile desteklenmiştir. Tam anlamı ile interdisipliner bir incceleme alanına sahiptir. Medeniyetlerin varlığını sürdürdüğü şehirleri inceleyen yazar aslında “İnsanlık Tarihi” üzerine bir çalışma yapmıştır. Bu çalışmayı yaparken de temel dayanağı “Şehir” olmuştur. Şehirleri bir organizma biçiminde ele almıştır. Yeryüzünde insanlar tarafından inşa edilen kadim şehirler kitabın ana konusunu oluşturmaktadır. Yazarın temel iddiası insan eseri olan şehirlerin kültürel bağlamda gösterdiği tepkidir. Medeniyetler yaşam alanı için şehirler inşa ederken bazen de şehirleri yerle bir etmişlerdir. Aslında şehirleri yerle bir etmek demek bir medeniyetin çöküşü demektir. Persepolisin yıkılışı Persleri yok etmeyi amaçlamış, Otrar’ın yıkılışı Moğol’un İslam birikimini ortadan kaldırma düşüncesinin bir göstergesi olarak karşımıza çıkmıştır. Tenochtitlan’ın ortadan kaldırılması ise Aztek Medeniyetinin varlığının sonunu ifade etmektedir (s. 132). Medeniyetler şehirlerle birlikte yükselmişler ya da çökmüşlerdir. Bazen öncü, özne olan şehrin kendisi olurken bezen de şehir nesne konumunda kalmış ve medeniyetlerin yükselişiyle yükselmiş çöküşüyle çökmüştür. Nasıl ki Konya, Selçuklu ile yükselmiş zamanla özne konumuna gelmiş ve öncü konumuna gelip kurucu bir nitelik taşıyıp yükselişin sembolü olmuştur. Bunun tam tersine ise Londra, Moskova, İsfahan, Berlin örnekleridir. Londra’nın zamanla bir finans merkezine dönüşmesi insan öznesinin çabasının ürünüdür. Şehir burada ise nesne olarak karşımıza çıkmaktadır. Yazar kitabında dolaysız bir anlatım tercih etmiş ve söylemek istediğini okuyucuya direkt söylemiştir. Hatta Davutoğlu’nu medyadan biraz takip eden biri onun konuşma üslubunu bulacaktır. Bu üslup zaman zaman sloganik söylemlere de dönüşmekle birlikte ontolojik zihinsel örgüsünü de açıkça ortaya koymaktadır. Genel okuyucu kitlesine hitap eden yazar yer yer değindiğimiz zayıflıkları içermekle birlikte amacına ulaşmıştır ve kendi alanında yüksek bir değere sahiptir. Kendi zihinsel örgüsü bağlamında kurduğu medeniyet tasavvurunu okuyucuya ulaştırabilmiştir.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s