Kafa-Kol Emeği Ayrışması: Yeniden Toprağa ve Entelektüel Düşünceye Dönüş

A . İnsan ve doğanın mücadelesinin başlangıcı

Kredi kartları, mortgage kredileri, B tipi likit fonlar, toksik assetler yaşamımızın önemli bir parçası haline gelmektedir. Hızla büyüyen karbon borsalarıyla birlikte bir yandan şirketler “tasarruflu, az enerji harcayan” bulaşık/çamaşır makineleriyle v.b. yeni bir pazar yaratma telaşındadır. Diğer yandan dünyanın her yanında verimli tarım arazilerine, akarsulara, tar-sandlara el koyma çabasındaki şirketlerin metalaştırma, ticaretleştirme girişimlerine karşı ortak yaşam alanlarını (common goods) korumak isteyen köylüler/insanlar karşı karşıya gelmektedir (Tezcek, 2013: s. 95). İnsan ve toprağın mücadelesi yıllardır sürüp gidiyor. Ancak bu mücadelenin gidişatının ne olduğu çok belirsiz. Çünkü insan kadimden beri toprak ile mücadele halinde. İpleri eline aldığı günden beri toprağa hükmeden (hükmettiğini zanneden demek daha yerinde olacaktır) ve doğanın geneline hükmeden insan en yıkıcı silahları ile ona saldırdı. Şimdi iklimi insanın kendisi belirleyebiliyor. İstediğinde ısınıyor istediğinde sıcaktan korunabiliyor. Nihayet ozon tabakasında onarılması mümkün olmayan yaralar açtı. Son asırda temel gıda maddesi olan buğday ve mısırda yaklaşık 10 kattan fazla verimlilik artışı oldu. Tarımsal olanaklarlar arttı ve tarlalarımız artık gübrelenebiliyor. Ama yediğimiz her şey zehir içeriyor. Verimliliği arttıran tohumlar insan vücudunu mahvediyor. İşte insan ve toprak arasındaki mücadele devam ediyor. Kim kime hükmediyor? İnsan doğanın neresinde? Toprağın bir parçası mı yoksa elleri ile yarattığı makinaların mı bir parçası?

İnsan ile doğa arasındaki bu mücadeleyi insanın varolduğu güne götürebiliriz. Bu mücadelenin insan ve toprak (şehirler/köyler/yaşam alanı) arasında husumete dönüşmesi şehir tarihinden önce başlar ve aynı paralellikte devam eder. Yani insan şehirler kurmadan önce de doğaya hükmetme ve onu kendi istekleri ve arzuları doğrultusunda yönlendirme çabasındaydı (Cassirer, 1980). Ancak daha sonra elleri ile inşa ettiği şehirler ile bir mücadeleye girişti. Doğayı ve kendini anlama çabasındaki insan objeleri anlamaya ve ardından onlara anlamlar yüklemeye başladı. Bunun ardından kendi ile ilgili varlığını sorgulamaya… Ve insan bu formasyon sürecinden kendi ile birlikte doğayı da dönüştürmek için büyük adımlar atmaya başladı. Öncelikle kendine ait kavramları oluşturdu. Çünkü bu şeyleri tanımlamak ve onlar üzerinde eylemsel faaliyette bulunmak için objelerin ve fiillerin tanımlanmaya ihtiyacı vardı. Gerek mitoslar gerek evrenin insan üstündeki baskısı insanı doğaya karşı koyma çabasına itti.

Bu başkaldırı büyü ile ilkel dönemde ortaya çıkmış olmakla beraber bilimin başlangıcı olarak kabul edilmiştir. Çünkü insan sürekli bir şeyleri anlamaya ve bir şeylerden korunmaya çalışmıştır. Bunu da inançları ile yapmıştır. Totemizm, animizm ve fetişizm adı altında oluşturdukları inanç biçimleri ile kendilerine tanrılar yaratmışlardır. Bazen de kendilerini tanrı ilan etmişlerdir. Tanrılık atfedilen şeylerin ortak özelliği (insan/cansız nesne/hayvan/totem/ateş vs..) insanoğlunun aciz kaldığı noktada ona yardım eli uzatmaktır. Çünkü insan doğa karşısında kendini çoğu zaman çaresiz hissetmiştir. Tarlasını ekmiş yağmur gelmemiş ve o sene ürün alamamıştır. Ya da istenilenden fazla yağmur yağmış tarlasını sel basmış ve yine ürün alamamıştır. Bir fırtına çıkmış ve inşa ettikleri evler yerle bir olmuştur. Geceleri ormandan gelen anlamsız sesler insana korku salmış ve bunlardan korunma ihtiyacı hissetmiştir. İşte tam da bu nokta da tanrılara ihtiyaç duymuştur. Bilemediği ve anlam veremediği şeyleri tanrılara atfetmiştir. Onlardan sığınma talep etmiş, onlardan yardım talep etmiştir. Ancak bir süre sonra insan bazı eylemleri anlamlandırmaya başlayınca onları değiştirmeyi denemiş. İşte doğaya ve yarattığı tanrılara başkaldırı büyü ile başlar. Varolanı değiştirme ve yönlendirme çabası. Totemler de aynı şekilde ortaya çıkmıştır. Bunlar inanç biçimlerini ortaya koyar ve tabulaşırlar. Tabuların yıkılması ile de insan artık doğanın karşısında prangalarını kırmıştır. Ve evrene hükmetmeye başlar (Cassirer, 1980).

B. Küresel bir bunalım olarak: Uzmanlaşma ve iş bölümü

Adam Smith’ten beri dünya bir kaosa sürüklendi. İnsanlar üretmeyi bir hayat biçimi haline getirdiler. Üreticiler üreteceklerdi ve tüketiciler bundan dolayı satın alacaklardı. Sınırsız olan insan ihtiyaçları ve sınırlı olan dünya kaynakları arasındaki uçurum giderek daha da arttı. Çünkü Smith’in dünyamıza sunduğu sihirli bir sözcük her şeyi bir anda değiştiriverdi: İş bölümü / uzmanlaşma. Adam Smith’in paralası buydu. İşler alt kollara -ve bunlar da alt kollara- ayrılması o kadar uç bir noktaya vardılar ki, insanlık neredeyse eski Hindistan’dakiler gibi sabit kastlara dönüştü (Kropotkin, 2014: s. 41). İnsanlık, bir insanın hayatı boyunca belirli bir yere, atölyeye ya da maden ocağına çivilemenin hiç bir yararı olmadığını; muhteşem bir bütünün bilinçli bir parçası olarak doğayla özgürce ilişkiye geçebileceği, bilim, sanat, serbest çalışma, ve yaratıcılığın verdiği en büyük zevklerin bir ortağına dönüşebileceği işlerden onu mahrum etmekle bir şey kazanamayacağını çok sonra kavradı(Kropotkin, 2014: s. 43).

Ama iş işten geçmişti. Çünkü bu üretim ve tüketim çılgınlığını Adam Smith ateşlemişti. Ardından gelenler de bunu geliştirdiler. Ricardo, Malthus gibi ekonomi bilimi ile uğraşanlar da buna katkı sağladılar. Sınırsız ihtiyaçlar kavramı biraz daha genişledi. Ve insanlık adına yeni yeni ihtiyaçlar türetildi. Aslında Platon bu tehlikeye 2500 yıl önce dikkat çekmişti: “Otlaklarımız, tarlalarımız bize yetmez olunca, komşularımızınkini ele geçirmek isteyeceğiz. Onlar da bizim gibi zorunlu gerekler sınırını aşıp sonsuz bir mal edinme hırsına kapılmışsalar, bizim toprağımızı almak isteyecekler (Platon, 2008: s. 60).” Çünkü insan için tek üretken şey topraktı. Gözümüzün gördüğü ne varsa topraktan üretiliyordu. Her şeyin hammaddesi topraktı.

Fransız hekim ve iktisatçı olan François Quesnay (1694-1774), yazdığı Ekonomik Tablolar’da bunu defalarca dile getirmiştir. İnsanlık bundan sonra dönülmez bir yola girmişti. Bayır aşağı giden freni patlamış bir kamyon gibi üretim önü alınamaz bir hal almıştı. Ne zaman dünya gıda problemi çekmeye başlayacak işte o zaman tek üretici toprak olduğu anlaşılacaktı. Sanırım bu çok uzak bir zamanda olmayacak. Çünkü BM Gıda ve Tarım Örgütü ile OECD’nin ortak raporuna göre çiftçiliğin teşvik edilmemesi halinde, önümüzdeki 10 yıl içerisinde gıda fiyatlarında yüzde 40’a varan artışlar olacak diyor. Gelişmekte olan ülkelerde, kişi başına ve hane başına düşen aylık gelirin yükselmesiyle, gıda tüketiminin de yüzde 30 arttığına işaret edilen raporda, buna karşılık tarım alanlarının genişlemesinin sınırlı kaldığı, üretim maliyetlerinin arttığı, kaynakların azaldığı ve çevresel kaygılar nedeniyle tarımsal ürünlerden elde edilen yakıtlara yönelimin arttığına dikkat çekildi. Önümüzdeki dönemde, 2020 yılına kadar gıda fiyatlarını artıracağı savunulan raporda, bu artışların yüzde 15-40 civarında olacağı belirtildi. Üretim açığını kapatmak için gelecek dönemde dünya çapındaki tüm hükümetlerin tarım üretiminin artırılması amacıyla daha fazla yatırım yapmak durumunda kalacakları kaydedilirken, bu çerçevede eski yöntemlerin en kısa zamanda kenara bırakılarak yeniliklere yönelinmesi gerektiği de vurgulandı (Çiftçiliğe teşvik şart gıda krizi patlayabilir, Milliyet Gazetesi, 07.06.2013).

İş bölümü Durkheim’ a göre yukarı toplumlarda bireylerin ödevi, etkinliklerinin alanını genişletmek değil, onları yoğunlaştırıp uzmanlaştırmaktır (Durkheim, 2006: s. 456). Yine bir makalesinde Durkheim “İş bölümü, toplumların nüfus büyüklüğü ve yoğunluğu ile doğru orantılı olarak değişmekte ve toplumsal gelişim içinde sürekli olarak ilerlemesi de toplumların düzenli olarak daha yoğunluklu ve genellikle daha büyük nüfuslu olmasından ileri gelmektedir. İş bölümü söz konusu gelişmenin gerçekleşmesinde bir aracı değil, onun belirleyici nedenidir. Toplumların büyüyüp yoğunlaşması daha büyük bir iş bölümünü gerektirmektedir” (Durkheim, 2006: s. 306) der. Görüldüğü üzere Emile Durkheim gibi bir sosyolog bile çözümü uzmanlaşmada görmektedir. İlerlemenin iş bölümü ile doğru orantılı olduğunu düşünmekte ve bunun da ihtiyaçları arttıracağı bunun da daha yoğun iş bölümü ve uzmanlaşma ile çözüleceğini savunmaktadır.

C. Sanayinin desantralizasyonu ve tarımsal olanaklar

Ancak iş bölümü ve uzmanlaşmanın dünyayı ne hale getirdiği ortada. Kropotkin tüm bunları analiz ettikten sonra şu soruları sormaktan kendini alamıyor: “Dünyanın her tarafında bir kaç yıl içinde ansızın gelişen bu işlek ve çarpışık ürün alışverişi muhteşem bir manzara oluşturmuyor mu? Evet, görkemli olabilir, ama bu tam bir kabus değil mi? Böyle bir şeyin olması şart mı? Bunu elde etmek bize neye mal oldu ve bu daha ne kadar sürecek? (Kropotkin, 2014: s. 47)”. Marks’ın iş bölümüne yaklaşımı ise daha serttir. Çünkü iş bölümü sayesinde uzmanlaşan insan ürettiği o makinaların esiri olur. Ve zamanla o robotların bir parçası haline gelir. Nihayetinde ise kendi emeğine yabancılaşır. Emek işçisi işverenin emrinde çalışır. Ancak kendi emeğine yabancılaşan işçi aslında piyasada tüketici konumundadır. Fakat alım gücü düşen tüketici yani işçi kendi ürettiğini almaktan aciz konuma düşer. Bu ise işçinin metalaşması demektir. Kendi ürettiği metanın bir benzeri ya da onun bir parçası (Marks, 2003) Çünkü uzmanlaşma ile insan kendi mezarını kazmıştır.

İnsan topraktan uzaklaştıktan sonra atölyelerden uzaklaştı ve büyük büyük fabrikalar kurdu. İş bölümünün yapıldığı ve toplu iğnenin topuzunu bile yapan ayrı uzmanların olduğu büyük fabrikalar Avrupa ülkeleri başta olmak üzere dünyanın her tarafına kuruldu. Burada zihin ve kol gücünün birbirinden ayrıştığı kitlesel üretim yapabilen fabrikalar kuruldu. Önceden bir işçi günde yirmi toplu iğne üretirken şimdi yirmi işçi günde onbinlerce toplu iğne üretebilir hale geldi. İşte bu şaheserin adı ise üretim hattıdır. Bu eserin ustası ise Hanry Ford’dur. Bunun için 1913’te titizlikle yapılan zaman ve hareket etütleri sonucu, yaklaşık 50 metrelik bir üretim hattında üretim süreci 140 montaj işçisi arasında bölünmüştür. 1914 yılında mekanik olarak hareket eden ünlü montaj hattı, ya da akar bant üretime sokulmuştur. “Fordçuluk, kitle üretim sisteminin, kitle pazarlarının oluşturulmasıyla bağlantılı olduğuna dikkat çekmek üzere kullanılan bir terimdir” (Giddens, 2000:329). Hemen eklemek gerekir ki bu sistemde Taylorist bilimsel yönetim anlayışı egemendir. Ford, çalışanlarına yüksek ücret ödeyerek otomobilleri öncelikle onlara satmayı hedeflemekteydi. Özetle fordizm dört temelde belirginleşmektedir: Ürünler standartlaştırılmıştır. Üretimde her görev ve parça standartlaştırılmıştır. Çalışanların görevleri aynı olduğu için seri üretim işlevlerinde her model için bir üründen diğerine aktarılamayan özel amaçlı makineler geliştirilmiştir (Güçlü, 2005: s. 119).

Ford bu eseri sayesinde insanları topraktan uzaklaştırdı. Farkında olmadan açlar ordusu oluşturdu. İşçilerin kendi ürettiği otomobili alması bir yana eve ekmek götüremeyeceği ve fabrikayı aleve vereceği dönemler de olacaktı. İnşa edilen büyük fabrikalar tek merkezde toplandı. İşçi atölyelerini ve köylerini terk etti. Büyük kentlere göç etti. Fordizm büyük bir dalga halinde her yere yayıldı. Sanayi santralize oldu. Yani tek bir merkeze toplandı. Bu da yoğun nüfuslu metropolleri ve mega kentleri oluşturdu. İnsan topraktan uzaklaştı ve tamamen taşlardan ve demirlerden inşa edilen kente adapte olma çabasına girdi. Georg Simmel “Yabancı” ve “Metropol ve Zihinsel Hayat” adlı ünlü eserlerinde kentin insana olan tahribatının şiddetinden bahsetmiştir. Ve insan artık bir yabancıdır. O kadar kalabalık bir ortamda yaşamaktadır ki kendi ile konuşacak bir insan dahi bulamayabilir. Çünkü her gün geçtiği aynı mekanda ve ya bindiği metroda yüzlerce farklı insan ile karşılaşmakta ve bunlarla iletişim kurmamaktadır. Çünkü büyük şehrin insana baskısı bu sonucu doğurmuştur.

Tüm bunlar sonucunda Kropotkin şu sonuca varmaktadır: “Önümde aynı masalı anlatan o kadar çok masal var ki…..Artık sonuca varmanın zamanı, ve önyargısız her zihin için varılacak sonuç ortadadır. Her tip sanayi desantralize oluyor ve dünyanın her tarafına dağılıyor (Kropotkin, 2014: s. 57-58)”. Bunu Kropotkin kendi ütopyası olarak tasarlamıştır. Yani daha iyi bir dünya ideali olarak ortaya koymuştur. Ütopya, üzerinde en az konsensus sağlanmış kavramlardan biridir. Amaçsal Ütopya; tarihsel-toplumsal dönüşümlerin itici gücü olmuştur. Ütopyaların en genel özelliği egemen gücün boyunduruğu altına girmemesidir. Ütopya zamanla bireysellikten toplumsallığa ve oradan da yıkıcı bir hal alır. Ütopyaya yaratıcılarının kendi tasarılarını hakim kılma çabası da diyebiliriz. Baskıcı mevcut toplumun baskıcı yapısı karşısında konumlanan ütopik ideal ezilen toplumların özgürleşme taleplerini ifade eder. Varoluş ile ütopya arasında yakın bir ilişki vardır. Ütopyalar gerçekleşmemiş varoluşlardır. Gerçekleştirdikleri zaman varoluşa dönüşeceklerdir (Mannheim, 2016: Bölüm 3).

Her ütopya tasarıcısı gibi Kropotkin de kendi ütopya tasarısında sanayinin desantralize olacağını iddia eder. Nitekim bunu söylerken Çin gibi örnekler üzerinde durmuştur. Ama bu henüz gerçekleşmemiştir. Diğer anarşist yazarlar Kropotkini kahin olarak görürler. Çünkü bir çok öngörüsü gerçekleşmiştir. Ancak bunu söylerken ciddi matematiksel verileri kullanır ve iş ağı üzerinde uzun süre çalışma yapar. Kısaca iş bölümü denilen hastalık insanları uzmanlaşma adı altında üretim çılgınlığına ve bu da onları tüketim çılgınlığına itmiştir. Bu da insanın emeğine yabancılaşmasına ve kendi ruh dünyasına yabancı haline gelmesine neden olmuştur. Tarlalar boşalmış kentler insanlar ile dolmuştur. Önceden bir yandan tarım yapan ve bir yandan da tarlalarına yakın atölyelerinde üretim yapan toplumun bireyleri buradan uzaklaşmış ancak işsiz kalmışlardır. Dünyanın servetini çok küçük bi azınlık elinde tutmaktadır. Dünya servetinin çoğu çok küçük bir azınlığın eline geçmiştir. Ancak Kropotkin kendi tasarısında bu düzene başkaldırır ve böyle gitmemesi gerektiğini savunur. Çünkü o kadar çok işsiz yığını ne yapacaktır sorunsalı ile karşı karşıya olan devletler bireyleri tekrar toprağına döndürmek için elinden geleni yapacaktır. İşte bu bağlamda sanayi desantralize olacak. Bireyler bir yandan tarım ile uğraşırken bir yandan da küçük atölyelerinde çalışmaya devam edeceklerdir.

D. Kafa – kol emeği ve yeniden entellektüel üretim

Hanry Ford aslıda bir dahi. Dünyayı Adam Simit’ten sonra bu hale getiren ikinci kişi. Smith’in tasarılarını hayata geçirdi. Uzmanlaşmayı en iyi biçimde üretim hattı sayesinde sağladı. Ancak ortada bir ironi var. İş bölümü insanı da kafa ve kol emeği olarak böldü. Yani birileri tasarlıyor birileri de yapıyor. Yapan kişiler de tasarlayan kişiler de eserin sadece bir kısmına vâkıflar. Vida sıkma uzmanları çivi dahi çakamıyorlar. Çünkü zihin ciddi anlamda algılama problemi yaşıyor. Burada karşımıza bir soru çıkıyor. Kafa ve kol emeğini birbirinden ayıran ilk mühendis (H. Ford) bu tasarının tamamını tek başına yapabiliyor muydu? İlginç bir cevabı var sorunun. Evet yapabiliyordu. Çivisinden motoruna kadar, kaportasından tavanına kar tek başına bir T 100 model araba üretebiliyordu. Böyle muhteşem bir buluş ortaya koyan bir entellektüel ortaya koyduğu bu buluşun üretim biçimi ile insanları aptallaştırdı. Düşünemez hale getirdi. Bir dahi düşüncesiz milyonlarca insan yarattı.

Artık insan topraktan uzaklaştı. Ve evren her geçen gün daha yaşanılmaz hal alıyor. Nüfus hızlı bir şekilde artıyor. Önümüze sunulan raporlar yakın gelecekte açlık ve susuzluk yaşayacağımızı bize haber veriyor. Ancak biz insanlar bir yandan toprağımıza o taştan binaları dikmeye devam ediyoruz bir yandan da su kaynaklarımızı kurutmaya devam ediyoruz. Düşünme biçimi ve algılama şekli   karmaşıklaşmış, sonunda da bir çıkmaza sürüklenmiş bu insanlığın yaratıcısı iki dahi: Adam Smith ve Hanry Ford. Çok yönlü bir düşünce yapısına sahip bu insalar ortaya inanılmaz tezler koymuşlardır. Ve üretimi kitlelere kitleler halinde sunmuşlardır. Ancak insan topraktan uzaklaşmakla kalmamış kendine ve emeğine karşı yabancılaşmıştır.

İnsanlık için tek çözüm entellektüel düşünce biçimini geri kazanmaktır. Bunun için de kafa ve kol emeğini birleştirmek gerekmektedir. Yeniden bütüncül bakış açısı kazanılmalı ve üretim hattının ilk dahisinin ortaya koyduğu düşünce biçimine erişilmelidir. Toplumu oluşturan fertler asıl ve tek üretici olan toprağa yeniden dönmeliler bir yandan da kurdukları atölyelerle zihinsel üretim sürecini canlandırmalıdırlar. İşsizlik probleminin ortadan kalkması ve entellektüel düşüncenin yeniden yakalanması adına bu şarttır. İşte tam da bu noktada makinanın bir parçası olan insan asıl ait olduğu yere yani toprağa yeniden dönecektir. Nihayetinde yabancılaşan ve metalaşan birey yediden ürettiği düşünce ile makinadan bir nebze kopacak ve aslı olan toprağa dönecektir.

KAYNAKÇA

Ayaydın, S. (2105). “Totem Nedir, Nasıl Yapılır?”, makaleler.com. (https://www.makaleler.com/totem-nedir-nasil-yapilir).

Cassirer, E. (1980). İnsan Üstüne Bir Deneme, çev. Necla Ceylan, İstanbul: Remzi Kitabevi Yayınları.

Durkheim, E.(2006), “Toplumsal İş Bölümü”, çev. Özer Ozankaya, İstanbul: Cem Yayınları.

Giddens, A. (2000), “Sosyoloji”, Çev: ÖZEL, H, KABADAYI, T, KARA, T, ORAL, N, BAYAR, I, BRAVO, H, Ankara: Ayraç Yayınevi.

Güçlü, S. (2005) “Kurumlara Sosyolojik Bakış”, İstanbul: Birey Yayınları.

http://www.milliyet.com.tr/ciftcilige-tesvik-sart-gida-krizi/ekonomi/detay/1719630/default.htm

Kropotkin, P. Tarlalar, Fabrikalar ve Atolyeler, çev. Sibel Sevinç, İstanbul: 2014.

Mannheim, K. (2016), İdeoloji ve Ütopya, çev. Mehmet Okyayuz, Ankara: Nika Yayınları.

Marks, K. (2003), “Yabancılaşma”, Çev: SOMER, K, KARADAM, A, BELLİ, S, GELEN, A, FİNCANCI, Y, BİLGİ, A, Derleyen: ERDOST, B. Ankara: Sol Yayınları.

Platon, (2016). Devlet, çev. Sebahattin Eyüboğlu, Ankara: İş Bankası Yayınları.

Tezcek, F.Ö. (2013)., “Kapitalizmde Emeğin Gayri Maddi Bileşenleri: TEPAV Örneğinde Bilgi İşçilerinin Yükselişi”, Eğitim ve Toplum Bilimleri Dergisi, Cilt 11, Sayı 42.

PDF    kafa-kol-emegi-ayrismasii

1 Comment

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s