Yazmak


Ya yandığı zaman yazar insan, ya da yazdığında yanar. Ateş semazenleri gibi kendi kıyametine koşar yazarken. Bir farklı duyar, bir farklı bakar olup bitenlere. Anlam yüklemeye çalışır ve bir yandan da anlamlandıramadıklarını anlamlandırma çabasına girer. Küçük bir kainat olan insan kendi penceresinden o devasa galaksileri seyreder. Seyreder ama bazen kendi penceresinden içeri bakmakta aciz kalır. Biçare olur o dem, susmak düşer. Düşünmek başlar ve “neden, niçin, nasıl?” sorularının ardı arkası kesilmez. İşte o vakit kelam kaleme dokunur. Dil belası ya aşina kılar masivaya, seyreder hiç olanı; ya da söz cilası ikram eyler keşfi, vakıf olur hep içinde hiç olan bendine. Nice yaşamak düştüyse her dem sualsiz, işte o vakit yazmak ta düşmüş demektir. Yazmak, yanmaktır. O vakit bir ömür yanmak ta düşmüş demektir..

Bazen aşkı anlatır insan, bazen yaşayamadıklarını, bazen aşırılıkları, bazen günahlarını… Bazen de susmak ister, içine atamadıklarını yazar. Her ne yazdıysa ve yazacaksa sığınma ihtiyacından gelir bu arzu. Kelimelerin gölgesine sığınma.. Hayatın anlamsız telaşına anlam katmayı düşler. Çağa meydan okuma arzusundandır. Bir zaman gelir dağlara haykırır, bir zaman gelir dağlardan haykırır. Bir zaman olur mağaranın duvarına en ilkel heyecanlarını kazır, bir zaman olur en esrarengiz rubaileriyle seslenir asırlar ötesine, bir zaman olur nükleer çılgınlığına isyanı  -kim bilir; yüz yıl mı, bin yıl mı bilinmez ama kaç sene kaldıysa dünyanın ömrü- gelecek neslin talihsizlerine haykırır.

Mevlana “Dinle” derken, mukaddes kitap “oku” derken aslında hepsi kelama işaret etmiş. Söz düşmüş sayfalara ve manalarda kalıplaşmış. Aslında her biri insanın kendini dinlemesini istemiş. Bir yandan seslenmiş rucu dilemiş bir yandan da etrafa bakmaktan kendine bakmayı unutmuş ve ya çaresiz kalmış insana kendini seyrettirmiş. Aslında insanın kendisi her şeymiş. İşte yazdığı vakit anlamış bunu. Hallac-ı Mansur “enel hak” demiş. Kendini ve nefsini unutan insan onu katletmiş. Manayı anlamamış. Çünkü insan o vakte kadar kendine hiç bakmamış. Etrafını seyre dalmış ama beyhude. Birileri giden gemilerin dönmesini çöllerde beklemiş, kimileri sevdiğini yollarda aramış, kimileri barışı dağlara hapsetmiş. Anlamamış insan; ne giden gemiler çöle döner, ne sevdikleri yollara düşer, ne de dağlar barışı hapsedebilir. Ancak ne zaman yazmak/söz düştüyse harfler bir bir manaya bürünmüş. İşte o vakit çöller suya gark olmuş, yollar yaren otağı olmuş ve şarkılar dağlarda çiçek açmıştır.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s